Muhammed Ali’nin ilmi aşkına,

Ana Sayfa » Haberler » Muhammed Ali’nin ilmi aşkına,
Paylaş
Tarih : 12 Ocak 2014 - 21:28

Hızır İnancı ve Hızır Orucunun Kur’anîliği

Mustafa Cemil Kılıç

Hızır sözcüğünün Arapçadaki anlamı, “Yeşil”dir. Gerçekte kastedilen “Yeşil Adam” ifadesidir. İnanışa göre Hızır’ın ayak bastığı yerler hemen yeşilleniverir. Bu nedenle kendisine Hızır denilmiştir. Hızır sözcüğü ile birlikte aynı anlama gelmek üzere “Hıdır” kelimesi de kullanılmaktadır. Bu iki ayrı ifade Arapçadaki “Dat” harfinin farklı telaffuzundan kaynaklanmaktadır. Hızır orucu Alevi inanç ve geleneğindeki en önemli ibadetlerden biridir. Şubat ayında tutulur. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde farklı sayıda günlerde tutulsa da genel anlamda ve içtihadî bir kararla Şubat ayının 13 – 14 – 15. günlerinde tutulması noktasında bir ittifak oluşmuştur.

Hz. Hızır’a hürmeten tutulan Hızır orucu, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in çocukluk dönemlerinde geçirdikleri bir hastalık nedeniyle, iyileşmeleri için Hz. Fatıma’nın eşi Hz. Ali ile birlikte, babası Hz. Peygamberin tavsiyesi üzerine üç günlük oruç adamaları ve adaklarını yerine getirmelerine dayanmaktadır. Hz. Fatıma ve Hz. Ali, adaklarını yerine getirirken üç günün akşamında da evlerine farklı donlarda Hz. Hızır’ın uğraması nedeniyle bu oruca Hızır Orucu denilmiştir.

Hızır inancı Kur’anî bir inanç olduğu gibi Hızır orucu da Kur’anîdir.

Hz. Hızır ve Hz. Musa’nın birlikte çıktıkları bir yolculuk ve aralarındaki ilişki Mağara Bölümü / Kehf Suresi 60 – 82. ayetlerinde anlatılmaktadır. Söz konusu ayetlerde Hz. Hızır’dan; “kullardan bir kul” diye bahsedilmektedir. Anılan ayetlerin Türkçe karşılığını “Anlamak İçin Türkçe Kur’an” adını verdiğimiz çeviri kitabımızdan aktaralım:

60. Bir vakit Musa, genç arkadaşına demişti ki; “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut yıllarca gide­ceğim.”

61. İki denizin kavuştuğu yere vardıkları zaman balıklarını unutmuşlardı; balık, denize atlamış, dalıp bir yol tutarak gitmişti.

62. Oradan geçtikten sonra Musa, genç arkadaşına; “Kuşluk ye­meğimizi getir,” dedi, “Gerçekten de şu yolculuk, yordu bizi.”

63. Genç arkadaşı şöyle dedi; “Gördün mü, o kayalığa vardığı­mızda balığı unuttum. Onu bana Şeytan unutturdu ve böylece balık denizde ilginç bir biçimde yolunu tutup gitti.”

64. Musa şöyle söyledi; “İşte aradığımız oydu!” Bunun üzerine izlerini takip ederek gerisin geri döndüler.

65. Orada kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan yüksek bir bilgi öğretmiştik.

66. Musa ona şöyle dedi; “Sana öğretilen bilgiden bana da öğret­men için sana uyup bağlanabilir miyim?”

67. O şöyle dedi; “Doğrusu sen benimle birlikte olmaya daya­namazsın.”

68. “Sana bildirilmeyen bir şeye nasıl dayanabilirsin?”

69. Bunun üzerine Musa şöyle dedi; “Tanrı dilerse beni daya­nıklı bulacaksın ve ben hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.”

70. O şöyle karşılık verdi; “Eğer bana uyacaksan, o konuda ben bir söz söyleyinceye kadar bana hiçbir şey hakkında soru sormaya­caksın.”

71. Derken yola koyuldular. Sonunda, bir gemiye bindiklerinde o kişi, gemiyi deldi. Musa ise; “Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın!” dedi.

72. O da şöyle dedi; “Ben sana benimle birlikte olmaya dayana­mazsın, demedim mi?”

73. Musa; “Unuttuğum için beni kınama. Seninle arkadaşlığım­da da bana güçlük çıkarma,” dedi.

74. Yine yola koyuldular. Bir erkek çocuğa rast geldiklerinde, o kişi, onu öldürdü. Musa; “Bir cana kıymamış suçsuz bir kimseyi mi öldürdün? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın!” dedi.

75. O kişi yine şöyle dedi; “Ben sana benimle birlikteliğe daya­namazsın demedim mi?”

76. Musa şöyle karşılık verdi; “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Çünkü artık özür dileyeme­yecek duruma geldim.”

77. Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkın­dan yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini konuk etmek istemedi. İkisi, kasaba içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler. Musa’nın arkadaşı onu doğrultuverdi. Musa; “Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin,” dedi.

78. O kişi şöyle söyledi; “İşte bu, seninle benim ayrılışımız ola­caktır. Şimdi, dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım.”

79. “O gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim. Çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir kral vardı.”

80. “O çocuğa gelince, onun ana babası inançlı kimselerdi. Ço­cuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden kaygı duyduk.”

81. “İstedik ki rableri onun yerine kendilerine, temizlik bakı­mından daha iyi ve daha çok merhamet eden birini versin.”

82. “Gelelim duvara; o, kasabadaki iki yetim çocuğundu. Altın­da onlar için saklanmış bir gömü vardı ve onların babaları iyi bir kişi idi. Onun için rabbin onların ergenlik çağına ermelerini ve gö­mülerini o zaman çıkarmalarını diledi. Bütün bunlar, rabbinden bir rahmettir ve ben hiçbirini kendi görüşümle yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin açıklaması budur,” dedi.

Görüleceği üzere zahirde Hz. Hızır, Hz. Musa’ya mürşitlik yapan bir eren yahut bir nebidir. Hz. Hızır’ın aslında Allah’ın insan suretinde bir tecellisi olduğu da düşünülmektedir. Fakat “kullardan bir kul” nitelemesi bu düşünceye engel gibi görünmektedir. Buna karşın Hızır’ın ölümsüzlüğü konusu onun aslında Tanrı’nın insan suretinde tecellisi olduğu yönündeki düşünceye kuvvet kazandırmaktadır. Zira Elçiler Bölümü / Enbiya Suresi 34. ayette Hz. Muhammed’e hitaben; “Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik…” denilmektedir. Buradan hareketle eğer Hz. Hızır bir insan olsaydı ölümsüz olamazdı. O halde Hz. Hızır’ın, Tanrı’nın insan suretinde bir tecellisi olduğu fikri ortaya çıkmaktadır.

Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın, peygamber efendimizin isteği ile çocuklarının iyileşmesi için tuttukları adak orucu süresince her akşam oruç açma vakti kapılarını çalıp farklı donlarda görünerek onlara konuk olan Hz. Hızır’ı Tanrı’nın kendinde tecelli ettiği kullardan bir kul olarak değerlendirmek isabetli olacaktır. Yani aslında Hz. Ali ve Hz. Fatıma’yı, yoksul, yetim ve esir donunda ziyaret edip onları sınamak için yiyeceklerini isteyen Allah’tır.

Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın tuttukları üç günlük adak orucu sırasında yaşadıkları, İnsan Bölümü / İnsan Suresi 7- 8 – 9 – 10 ve 11. ayetlerde şu şekilde anlatılmaktadır:

7. Onlar ki, verdikleri sözü yerine getirirler ve kötülüğü her yeri kaplayan bir günden korkarlar.

8. Onlar; kendi canları çekmesine karşın yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.

9. Ve derler ki; “Biz, sizi sadece Allah rızası için doyuruyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür de beklemiyoruz.”

10. “Çünkü biz, sert ve zorlu bir gün nedeniyle rabbimizden korkuyoruz.”

11. Fakat Allah, onları o günün kötülüğünden korumuş; yüzle­rine aydınlık, gönüllerine sevinç vermiştir.

Görüleceğiz üzere Alevilerin Şubat’ın 13- 14 ve 15. günleri tuttukları Hızır Orucu da Kur’anîdir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın bir sünneti hükmündeki Hızır Orucu, Allah rızası için tutulan bir oruç olarak Alevi İslam inancının en mühim ibadetleri arasında yer almaktadır.

İnancımıza göre Hızır karada darda kalanların imdadına yetişir. Hızır’le birlikte bir de İlyas inancı vardır ki Hz. İlyas denizde darda kalanların imdadına yetişmektedir. Hızır ile İlyas, her yıl 6 Mayıs’ta (5 Mayıs gecesi) bir gül ağacının altında buluşmaktadır. Bu nedenle Türk İslam topluluklarında 6 Mayıs “Hıdırellez Bayramı” olarak kutlanmaktadır.

Hıdırellez’in Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi”ne alınması amacıyla 2010 yılında çalışmalar başlatılmıştır.

İnancımıza göre Hızır ve İlyas; kalbi temiz olan iyi insanlara yardım eder, uğradıkları yerlere bolluk ve varsıllık getirir, dertlilere derman ve hastalara şifa verir, insanların uğurlarının açılmasını sağlar.

Hızır ve İlyas “Bengü Su” yani “Ab- ı Hayat” tan içmiş, böylece ölümsüzlüğe ulaşmıştır.

Ayrıca Hızır’ın boz bir atı olduğuna da inanılmaktadır. “Boz Atlı Hızır” ifadesi de bu nedenle çok önemlidir. İslam öncesi Türk inanışına göre Kamlar da boz bir ata binerek Gök Tanrı’ya yükselmektedirler. Hızır’ın boz bir atının olduğu inancı, İslam öncesi Türk inanışlarını çağrıştırmaktadır. Boz renk Türklerde kutsallık atfedilen bir renktir. Zira boz, siyah ile beyazın karışımıdır. Siyah ile beyaz ise doğadaki iki zıt ucu simgelemektedir. Bu, aslında zıtların birliği düşüncesinin yansımasıdır.

Sözlerimizi Cafer Tan’a ait bir şiirle noktalayalım…

Muhammed Ali’nin ilmi aşkına,

Yetiş carımıza Hızır ya Hızır…

Yardım eyle düşkün ile şaşkına,

Yetiş carımıza Hızır ya Hızır…

Muhammed’den içtin hayat abını,

Musa’ya öğrettin ilmin babını,

Ali’den nuş ettin aşk şarabını,

Yetiş carımıza Hızır ya Hızır…

Gayet günahkârız, yüzümüz kara,

Şaşırdık yolumuz, kaldık biçare,

Çağırınca hemen gelirsin cara,

Yetiş carımıza Hızır ya Hızır…

Gafil yolcu düşer uzak yollara,

Yardım eyle darda kalan kullara,

Derbederiz, düştük müşkül hallere,

Yetiş carımıza Hızır ya Hızır…

Yardımcımız sensin tipiden, yelden,

Sakla, bekle bizi gedikten, belden,

Cümlemizi koru tufandan, selden,

Yetiş carımıza Hızır ya Hızır…

Boz Atlı Hızır cümlemizin yoldaşı olsun…

MUSTAFA CEMİL KILIÇ

Etiketler :

SPONSOR REKLAMLAR

BENZER HABERLER

Alevilikte Gerçeğe Hüü ne demektir?

  İbadet ederken kul ile Allah arasında hiçbir şey olmamalıdır, İbadet halindeyken gönlünde Allah’tan başka hiçbir şey bulundurmamalıdır.

Muharrem Orucu Niyet Duası

Muharrem orucu niyet duası Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla… Âlemlerin rabbi olan Allaha´a hamd olsun. Bütün Peygamberlerine salat ve selam

İslamiyetten önce Türkmenlerde dört kapı

İslamiyetten önce Türkmenlerde dört kapı: Ahmet Yesevi (1093 – 1156) Hocası”Arslan Baba” adlı bir Türk şeyhinden ilk eğitimini